Mutluluk Neden Kalıcı Olmuyor?

İnsan Neden Mutlu Olmayı İster Ama Mutluluğu Elinde Tutamaz?

İnsanlık tarih boyunca aynı şeyin peşinden koştu:

Daha çok para…

Daha büyük bir ev…

Daha iyi bir kariyer…

Daha güçlü bir beden…

Daha fazla özgürlük…

Daha çok eğlence…

Çünkü herkes mutlu olmak ister.

Fakat ilginç bir gerçek var:

İnsan, en çok istediği şeye kavuştuğunda bile kısa bir süre sonra eski heyecanını kaybediyor.

Yeni alınan bir ev…

Hayalini kurduğu araba…

Yıllarca beklediği diploma…

Büyük bir başarı…

İlk gün tarifsiz bir mutluluk verir.

Ama haftalar, aylar veya yıllar sonra sıradanlaşır.

Peki neden?

Mutluluk gerçekten dışarıda mı?

Yoksa insanın içinde cevap bekleyen daha derin bir soru mu var?


Fânî Olan, Sonsuz Mutluluk Veremez

İslam’ın insan ve hayat anlayışı bu soruya çok temel bir cevap verir:

Geçici olan hiçbir şey, sonsuz mutluluk veremez.

Çünkü dünya değişir.

İnsan değişir.

Beden yaşlanır.

Sevdiklerimiz göç eder.

Makamlar el değiştirir.

Mevsimler geçer.

Şehirler değişir.

Hatıralar silikleşir.

Ve bir gün biz de bu dünyadan ayrılırız.

Kur’an şöyle hatırlatır:

“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Baki olan yalnızca azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatıdır.” (Rahmân, 55/26-27)

Bu yüzden insanın en güzel anları bile, zamanın akışı içinde bir hatıraya dönüşür.


Hayat Neden Bir Rüyaya Benzer?

Bir an durup düşünün.

Beş yıl önce gördüğünüz bir rüyayı hatırlıyor musunuz?

Belki rüyanızda çok güzel bir sofrada yemek yediniz.

Belki büyük bir servete sahip oldunuz.

Belki çok sevdiğiniz insanlarla birlikteydiniz.

Uyandığınızda geriye ne kaldı?

Hiçbir şey.

Şimdi başka bir soru…

Beş yıl önce gerçekten yediğiniz yemeği bütün ayrıntılarıyla hatırlıyor musunuz?

O günkü mutluluğu hâlâ yaşıyor musunuz?

Hayır.

Çünkü o da geçti.

Bugün geriye yalnızca silik bir hatıra kaldı.

Rüya ile geçmiş hayat arasında dikkat çekici bir benzerlik vardır.

İkisi de yaşanırken çok gerçektir.

Geçtikten sonra ise sanki hiç yaşanmamış gibi olur.

Kur’an, dünya hayatının geçiciliğini sık sık hatırlatır; bunun amacı insanı karamsarlığa sürüklemek değil, kalıcı olanı aramaya yöneltmektir.


Neden Hiçbir Şey Bizi Tam Doyurmuyor?

İnsan sevdiği her şeyi kaybetmeye mahkûm bir dünyada yaşıyor.

Çocukluk geçiyor.

Gençlik geçiyor.

Anne babalar yaşlanıyor.

Dostlar ayrılıyor.

Sağlık değişiyor.

Hayatın en güzel günleri bile zamanın içinde eriyip gidiyor.

İnsan tam bir nimetin tadına vardığını düşündüğü anda, onun elinden kayıp gittiğini hissediyor.

Bu durum bir eksiklikten değil, yaratılışın bize verdiği önemli bir işaretten kaynaklanıyor olabilir.

Belki de kalbimiz, geçici olana değil, kalıcı olana göre yaratılmıştır.


Sonsuzluğu İsteyen Bir Kalp

İnsanın içinde hiç bitmeyen bir istek vardır.

Daha uzun yaşamak ister.

Sevdiklerini hiç kaybetmek istemez.

Mutluluğunun hiç sona ermemesini ister.

Adaletin tamamen gerçekleşmesini ister.

Sevginin sonsuza kadar sürmesini ister.

Bu arzuların kendisi düşündürücüdür.

İslam, bu durumu insanın ruhuna yerleştirilmiş ebediyet arzusu olarak yorumlar.

Eğer insana sonsuzluğu arzulayan bir ruh verilmişse, bu arzunun da bir anlamı olmalıdır.

Nasıl susuzluk suya, açlık yiyeceğe işaret ediyorsa; ebediyet arzusu da kalıcı bir hayata işaret ediyor olabilir.


Anne Karnındaki Çocuğun Sırrı

Bir bebek anne karnındayken gözleri vardır.

Kulakları vardır.

Elleri vardır.

Ayakları vardır.

Fakat bunların çoğunu orada tam anlamıyla kullanamaz.

Buna rağmen hiçbir organ gereksiz değildir.

Çünkü o organlar, henüz gelmediği başka bir dünya için hazırlanmıştır.

Doğduğu gün her şey anlam kazanır.

İslam âlimleri bu benzetmeden hareketle şöyle bir düşünce ortaya koyarlar:

Belki de insan ruhunun sonsuzluk isteği de, henüz ulaşmadığı başka bir hayat için verilmiştir.

Eğer anne karnındaki çocuk yalnızca bulunduğu âleme bakarak hüküm verseydi, “Bu eller niçin var?” diye sorabilirdi.

Biz de yalnızca dünya ile sınırlı düşünürsek, “Bu sonsuzluk özlemi niçin var?” diye sorabiliriz.

İslam’ın cevabı şudur:

Çünkü insan yalnızca bu dünya için yaratılmadı.


Dünya Bir Son Değil, Bir Başlangıçtır

İslam’a göre dünya, insanın ebedî yurdu değildir.

Bir okul gibidir.

Bir hazırlık dönemidir.

Bir imtihan alanıdır.

Kur’an şöyle buyurur:

“Hanginizin daha güzel işler yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk, 67/2)

Bu bakış açısı, dünyanın değerini küçümsemez; onu gerçek yerine koyar.

Dünya önemlidir.

Ama son durak değildir.


Modern Dünyanın Arayışı

Modern çağ, mutluluğu çoğu zaman daha fazla tüketime bağlar.

Yeni bir ürün.

Yeni bir deneyim.

Yeni bir başarı.

Yeni bir takipçi.

Yeni bir unvan.

Bunlar insana sevinç verebilir.

Ancak kalıcı huzuru garanti etmez.

Psikolojide de, insanların olumlu değişimlere bir süre sonra alıştığını gösteren araştırmalar vardır. Bu nedenle dış şartlardaki iyileşmeler, çoğu zaman beklenen kadar uzun süreli mutluluk sağlamaz.

İslam ise mutluluğu yalnızca dış şartlarda değil; insanın Allah’la, kendisiyle ve çevresiyle kurduğu dengeli ilişkide arar.


Hakiki Mutluluk Nerededir?

İslam, mutluluğu acının hiç olmadığı bir hayat olarak tanımlamaz.

Hakiki mutluluk;

Hayatın anlamını bilmek,

Yaratıcısını tanımak,

Vicdanla yaşamak,

Şükretmek,

Sevmek,

Merhamet etmek,

Ümit etmek

ve fânî olanı, bâkî olanın ışığında değerlendirebilmektir.

Kur’an’ın şu ifadesi bu anlayışı özetler:

“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)


Son Bir Düşünce…

Belki de insanın en büyük hatası, sonsuzluk isteyen bir kalbi geçici şeylerle doyurmaya çalışmasıdır.

Çünkü dünya güzeldir; ama kalıcı değildir.

Sevgi güzeldir; ama ayrılıklar vardır.

Başarı güzeldir; ama ömür sınırlıdır.

İnsan bunları küçümsemek için değil, yerli yerine koymak için yaratılmıştır.

İslam’ın sunduğu umut, dünyanın değersiz olduğu değil; dünyanın daha büyük bir yolculuğun ilk durağı olduğudur.

Anne karnındaki çocuğun gelişmekte olan organları nasıl doğacağı dünyanın habercisiyse, insanın adalet özlemi, bitmeyen sevgi arzusu ve sonsuz mutluluk isteği de ebedî hayata duyduğu derin ihtiyacın işaretleri olarak okunabilir.

Bu nedenle İslam’ın mutluluk anlayışı, yalnızca daha rahat yaşamanın değil; neden yaşadığını bilmenin mutluluğudur. Çünkü insan, geçici olanı sonsuz olanın yerine koymadığında, elindekilerin kıymetini daha iyi bilir; kaybettiklerinin karşısında ümidini yitirmez; geleceğe korkuyla değil, anlam ve umutla bakabilir. İşte bu bakış, mutluluğu gelip geçen bir duygu olmaktan çıkarıp, hayatın en zor zamanlarında bile insanı ayakta tutabilen derin bir huzura dönüştürmeyi hedefler.

 

Comments

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *